Bu imtihan dünyasında gözümüze, kulağımıza, elimize sahip olmakla yükümlüyüz

Sokakta, iş yerinde,

lokantada, otobüste, evde, parkta, bahçede… Her nerede olursak olalım:

Kadınlarla erkekleri çok yerde iç içe ve yan yana görüyoruz. Bilhassa

zamanımızda… Bunlardan birbirine karşı mahremler var, namahremler var.

Birbirlerine karşı sakınanlar var, sakınmayanlar var. Açık olanlar var,

mesture olanlar var. Biz başkasının davranışlarından değil; kendimizin

davranışlarından, duygu ve düşüncelerimizden sorumluyuz. Kendi gözümüzden,

kendi kulağımızdan, kendi elimizden, kendi iffetimizden sorumluyuz. Bizim

gözümüz, bizim kulağımız onlar hakkında şahitlik etmeyecek; bizim hakkımızda

şahitlik edecek. Bizim elimizin derisi, vücudumuzun derisi başkaları

hakkında değil; bizim hakkımızda şahitlik edecek. Öyleyse biz; bu imtihan

dünyasında gözümüze, kulağımıza, elimize sahip olmakla yükümlüyüz. Nerede

olursak olalım ve ne iş yaparsak yapalım; gözümüzü, kulağımızı, elimizi

harama sevk eden sebepleri birer imtihan vesilesi bileceğiz. Ve başkalarının

davranışlarını değil; kendi davranışlarımızı yargılayacağız, sorgulayacağız.

Bir yandan hanımlara, beylere ve ailelere karşı nazik ve kibar olmak…

İnsanlarla iletişimi koparmamak… Onları kardeş bilerek gerekli ilgiyi,

nezaketi ve saygın davranışları eksik etmemek… Diğer yandan elimizi,

kulağımızı, gözümüzü haramdan korumak… Evet, bıçak sırtındayız; bunu kabul

edelim.

Ve bu arenada kulağımızda bir küpe: “Cennet ucuz değil!”

Cenâb-ı Allah cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i (asm) şu zamanın

fitnelerinden korusun. Âmin.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Ey Merhametlilerin en Merhametlisi!

Ey Merhametlilerin en Merhametlisi!
 Ey Tövbeleri kabuleden ve Dualara icabet eden Rabbimiz!
Sana yöneldik.
Efendimizi şefaatçi yapıyor, ellerimizi O’nun mübarek ellerinin altında tutuyor ve istediklerimizi böylece istiyoruz.
Ey Rabbimiz!
Ettiklerimize binlerce tevbeler olsun.
Günahımız çoktur ama, Senin rahmetinde her şeyi aşkındır, her şeyi kuşatmıştır.
 Rahmetin gazabını geçmiştir.
Bize rahmetinle muamele eyle.Ey Rabbimiz!
Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat.
O’nun yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle .Ey Rabbimiz!
Mülkün sahibi sensin.
Dilediğine mülkü verir, dilediğinden alırsın.
Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin.
Bütün hayırlar, iyilikler senin elindedir.
Sen her şeye Kadirsin, Sen Lütfedensin bize dünyada ve ahirette iyilikler ver.
amin
Posted in Uncategorized | Tagged | Leave a comment

Sana geldim

Evet, Müslümanlarda belli bir dönemden sonra vahyin diriltici ruhu göreceli olarak azaldı ve inançtan ibadete, muamelata, ahlaka ve yönetime kadar hemen her alanda pörsüme, bulanıklaşma ve gerileme oldu. Bu durum zaman içinde statik bir yapıya dönüştü ve bugüne kadar geldi. Bunun sonucunda Müslümanların ahlakında büyük bir yozlaşma oldu. Özellikle Batı medeniyeti karşısında yenik duruma düştüğümüz son iki yüzyılda İslam coğrafyasını batı kültür ve medeniyetinin istila etmesi sonucu Müslümanlarda İslam ahlakı neredeyse can çekişir duruma düştü. Gördüğümüz gibi Müslümanlar kendi yurtlarında neredeyse parya, uydu, sığınmacı hale geldi. Başörtüsü ile ilgili olarak yukarıda söylediklerimizi hayatın diğer alanlarına uyguladığımız zaman bu manzarayı net olarak görürüz. Çünkü artık Müslüman bireyleri vahiy yerine cahiliye öğretileri ve sistemleri eğitmekte, yönlendirmekte ve istediği kalıba dökmektedir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Aşkı Anmayan Harfi Lime Lime Ez Kalem

Sevdamdan öte kelam yazar isen kırarım.İçtiğin mürekkebin hesabını sorarım, Hasret denen yarayı umut ile sararım. Dışarım buza kesti içte yanar öz kalem, Sönmeyen yangınıma bir damla su, tez kalem

Tan vaktini ararım inat kara geceye.Bir arzuhal eyledim iletiver yüceye Nazlı yârin adını nakış eyle heceye.Aşkı anmayan harfi lime lime ez kalem Sevdamı anlık değil her vakitte, yaz kalem…

Madem bize revadır özlem denen bu çile,Asırlarca söylensin sevdamız dilden dile Sinemde mesken tutan sabır adlı taş bile,Dayanmadı ahıma şimdi sanki toz kalem Bilirsin ki bu hasret her çileden, şaz kalem…

Vuslat demine kaç var mevsimi bilinir mi? ;Dualar makbul olup birlikte ölünür mü? Mezar taşımdan adı gün gelip silinir mi? ;Bu bir muamma ise okuyup da çöz kalem Gözlerime fer getir tükeniyor, söz kalem…

Günde yirmi dört kere gözbebeğim sulanır ;Sele kesilir dört yan okyanuslar bulanır Ardımda gölge yürür ayağıma dolanır;Canda takat kalmadı yorgun düştü diz kalem Derviş ol canan için diyar diyar, gez kalem

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Kul için rızâ demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye râzı olmak demektir.

Îmânın altı şartından biri kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır. Allahü teâlâ, hayrı, şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve yaratır. İyilerin de, kötülerin de yaratanı Odur. Fakat, iyiliklerden râzıdır. Şerlerden râzı değildir yani beğenmez.

Kul için rızâ demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye râzı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felâket gelse, ona da rızâ gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızâyı gösterebilir.

Her musîbete ve belâya sabretmek, şikâyet etmemek lâzımdır. Zîrâ, sabrı bulunmayan insanların dinleri kolaylıkla helâk olur.
Dert ve belâ çekenlere sevâb olmaz, bunları Allahü teâlâdan bilip, Ona yalvaranlara sevâp vardır. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Yeryüzündeki mevcûdâta merhamet eyleyin ki, göklerdeki mahlûkat size merhamet eylesin. Sıddîkların nişânı odur ki, sadaka verirken gizli verir, bir belâya uğradığı zamân, bağırıp çağırmaz, kimseye şikâyet eylemez ve o belâyı herkesten gizler ve bir günâh işlediği zamân ardından hemen sadaka verir ki, günâhına kefâret olsun.)

Süleymân bin Cezâ hazretleri buyuruyor ki:
“Sabır; dert ve elemi şikâyet etmemektir. Üç şeye sabredersen, büyük derece kazanırsın:

1- Herhangi bir belâya sabretmenin üç yüz sevâbı vardır. Belâya çâre, devâ aramak, duâ etmek, sabır sevâbını azaltmaz.

2- İslâm bilgilerini öğrenirken zahmet çekmeye ve ibâdetleri yapmaya sabretmeye, Cennette altı yüz derece verilir.

3- Günâh işlememek için sabretmek.

Nefsin arzûlarına sabretmenin yedi yüz derecesi vardır. Musîbet için de her nefesi için ayrı bir derece ve sevâb alır. Malın, evlâdın gitmesi büyük musîbet olup, bunlara sabredenleri, Allahü teâlâ, terâzî başına getirmeye hayâ ederim, buyuruyor.”

Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri buyuruyor ki:
“İnsâna gelen marazlar, elemler, takdîr-i ilâhî ile gelmektedir. Râzı olmak lâzımdır. İbâdetlere devâm, elemlere, hastalıklara sabır edilmelidir. Allahü teâlânın kereminden âfiyet beklemelidir. Mahlûklardan bir şey beklememeli, her şeyin Hak teâlâdan geldiğini bilmelidir. Dertlerden, elemlerden kurtulmak için duâ ve istiğfâr etmelidir.
Tesiri, faydası kati olan sebeplere yapışmalı, sebeplerin tesirini Allahü teâlâdan beklemelidir. Onun takdîri, irâdesi olmadıkça, kimse kimseye zarar veremez. Bununla berâber, sebeplere yapışmak, Peygamberlerin yoludur. Sebeplere yapışmamızı, tehlikelerden, zararlardan korunmamızı emretti. Sebeplerin tesirini Allahü teâlâdan taleb etmelidir.

Belâ, Allahü teâlâdan gelir ve belâdan kurtaran da, Odur. Her birinin belli vakti vardır. Vakitlerini değiştirmek mümkün değildir, şikâyet fayda vermez. Belâlar, dertler, Allahü teâlânın irâdesi ve ezeldeki takdîri ile gelmektedir. Onun takdîrine râzı olmak ve teslîm olmak lâzımdır.”

Netice olarak insan, başına gelen dertleri, belâları, kullara değil, Allahü teâlâya arz etmelidir. İstisnalar hariç, dert ve belânın tamamı, insanın kendi kusûr ve kabahatlerinden dolayı olduğunu unutmamalıdır. Âhirette azâbın ve mükâfatın devamlı olduğunu bilen ve inanan bir kimse, dünyâdaki birkaç günlük belâ ve sıkıntıya sabreder. Sabrın başlangıcı çok acı ise de, sonu baldan tatlıdır. Allahü teâlâdan râzı olandan, Allahü teâlâ da râzı olur.
Allahü teâlâdan geleni kabul etmemek büyük hatâdır.
Bu sebeple belâlara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz.
Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya bir belâya uğrarsa; “Ya Rabbi, bana bu belâyı neden verdin?” diye şikâyetçi olmaz. Bilakis hastalığa, belâya rağmen Allahü teâlâyı zikreder ve Ona şükreder.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Elem, üzüntü, ayrılık ve musîbet, mâdemki Allahü teâlânın irâde ve takdîri iledir, öyle ise, ona râzı olmak lâzımdır.”

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.‏

Allah dünya hayatında insanları denerken, sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık yaratacağını da müjdelemiştir. Allah ayetlerinde bu müjdeyi şöyle bildirir:

Posted in Uncategorized | Tagged | Leave a comment

İnsan için biricik teselli ve neşe kaynağı “GÖZYAŞLARI” dır.


İnsan için biricik teselli ve neşe kaynağı “GÖZYAŞLARI” dır.

 Doyulmayan 
manevî hatların galeyana-cuş’a- gelişiyle göz pınarlarının akışı.. Ne tatlı 
ne hoş…
 
Gözyaşları! Bazen inci taneleri gibi bir gözden damla damla akar, diğer 
gönlü ateş gibi yakıp kül edersin. Maddeleşmiş kafalarıyla kimyacılar senin 
analizini yapamaz. Ancak O’nun “Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az 
gülerdiniz” sırrına vâkıf olan basîret sahihleri seni çözebilir.
 
 
Göz yaşları’nın en büyük düşmanı “gülmek” tir. Atom bombası yeryüzünün 
verimli topraklarını verimsiz hale getirip, havayı suyu nasıl bozuyorsa; 
gülmek de ruh ve beden ülkesinin merkezi olan kalbi ve ondaki mürüvvet, 
hamiyyet ve muhabbet duygularını tahrib eder. Mürüvvet ocağı olan kalbi 
harâmetler karargâhına çevirir.
 
Çileli bülbüllerin yanık sesleri gibi sedâlanan sesler yerine baykuş 
seslerini andıran sesler çıkartır. İşte o zaman kalp ölmüş demektir, ölü 
kalbin penceresinden yas çıkar mı?
 Kalbi ölenlerin kalıbının taştan ne farkı olur? Şu kalıpları insana 
benzeyip, sûretleri değişenler…
 Siz insanlığı arayan insanlara insan olduğunuzu ne ile ne zaman ispat 
edebileceksiniz?
 
Söyleyen ne güzel dile getirmiş:
 
“Yıllar yılı dolaştım gönül ülkelerinde
 
İnsanlığı aramışım insan gölgelerinde.”
 
Eller hep boş, ümitler suya düşmüş vaziyette insanlardan insanlık 
bekliyoruz. Beyhude.. Zira niçin yaratıldığını bilmeyenler niçin 
yaşadıklarını bilebilirler mi?
 Ne garip tecellilerle dolu bir hayat. Gülmeğe herkes “Gönüllü asker”, 
ağlamaya gelince “Vakitsiz teskere” ister durumda. Ağlamasını unutmuş garib 
bir nesiliz.
 ”Yaş çıkmayan gözden Allahım sana sığınırım.” diyen bir Yol gösterici’ nin 
tabileri değil miyiz?
 
 
Hani seccademize döktüğümüz billûr damlalarını andıran gözyaşlarımız? Hani 
kırdığı bir kalp işlediği bir günah yüzünden gözleri yaşlarla dolup 
çağlayanları andıranlar…
 
Hani yastığının örtüsünü geceleri göz yaşlarıyla yıkayanlar?
 
Gülenler! Gülüşlerinizden bile ümitliyiz. Şimşeklerin ve gök gürültülerinin 
yağmur yüklü bulutları haber verdiği gibi gülüşleriniz de bize 
gözyaşlarınızı müjdeliyor… Bekliyoruz… Ömrümüzün nihayetine kadar da 
bekleyeceğiz… Bir göz ve bir damla yaş… Ne girift bir bilmece…
 
Hep cesedi ölenlere ağlanıyor da maneviyatı ölüp “İki ayaklı canlı cenaze” 
olanlara ağlanmıyor? Asıl ağlanması gereken onlar değil mi?
 
Gözyaşları… Sen nelere teselli kaynağı, kimlere’ ümit sığınağı olmadın? 
Yetimlere, boynu büküklere, mazlumlara ettiğin dostluklar yeter. Gel, ne 
olur… Biraz da senin hasretinle yananlara dost ol…

Posted in Uncategorized | Leave a comment